nefs-i Müdafa

Bu benim ilk nefs-i müdaafa denemem, kusuruma bakmazsınız umarım örtmenim.
Ne güzel konuşuyorsunuz, ninni gibi…
Az biraz kıssa kesseniz de hissemizi alsak ya örtmenim.
Anlattıklarınızı yersem kilo alır mıyım örtmenim?
Nüfus kâğıdı suretim, sahiden aslı gibi midir örtmenim?
Yedi ceddimin kızlık soyadını ezberledim, işlerim kolaylaşır mı örtmenim?
Periyodik cetvel de cennetten mi çıkmıştır örtmenim?
Vurduğunuz yerde gül bitmiyor, mâlum küresel ısınma örtmenim.
Beni gözümün yaşına bakmadan biçtiniz,
eliniz değmişken hani bir de dikiverseniz diyorum örtmenim.
Bu şerefsiz müdür, müdür müdür örtmenim?
Boynuma Kolombiya Kravatı taksam yakışır mı örtmenim?
Beri beri hastalığını her duyduğumda halay çekmek istemem beni ruh hastası mı yapar örtmenim?
Sirke sineğinde 8 kromozom olduğunu bilmem ne işime yarayacak örtmenim?
Çarpım tablosuna başlarken besmele çekmezsek çarpılır mıyız örtmenim?
Elde var bir’i eve götürebilir miyim örtmenim?
Bir gün bir gün bir çocuk, eve de gelip kimseyi bulamadığı günden sonra hapçı oldu örtmenim.
Zira Ömer mısır yemeyecek, Ali de artık gelmeyecekmiş örtmenim.
Bizi yoklayacağınıza kendinizi bi yoklasanız ya örtmenim.
Bezirgân başı kapıyı açmıyor örtmenim.
Ali Baba’nın bir çiftliği, 2 alışverişi merkezi, İstanbul’un göbeğinde 3 katlı otoparkı, 23 apartman dairesi ve antika araba koleksiyonu var artık örtmenim.
Sesimizi yer gök su dinlemiyor, sert adımlarla hiçbir yer inlemiyor örtmenim.
Tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar kalasa dönüyor yurdumda örtmenim.
Kolaysa gel sen burda derdi unut, orman ne güzel ne güzel di mi örtmenim.
Bana mutluluğun resmini satırlardan taşırmadan çizebilir misiniz örtmenim?
Şu yıldızı kızıla boyasam suç olur mu örtmenim?
Ortasından delip boynuma astığım kokulu silgimle dünyadaki bokluğu silebilir miyim örtmenim?
Size İzafiyet Teorisini anlatsam, elmamı kimyasal kullanmadan kırmızıya boyayabilir misiniz örtmenim?
Çekirdeğimi çitlediniz, sitoplazmam işinize yarar mı örtmenim?
Yıllar sonra sınıf arkadaşlarıma feysbuktan poke göndereceğime and içerim örtmenim.
Karşıdan karşıya geçerken önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola derken milletçek nereye bakacağımızı şaşırdık örtmenim.
Milletvekillerini vergi numaralarından arıyorum, telesekreter çıkıyor örtmenim.
Yerli malı haftasında politikacı getirsek afiyet olur mu örtmenim?

Korkuyorum sönecek bu şafak
Larda yüzen al sancak örtmenim!
Türküm-doğruyum-çalışkanım
Görmedim-duymadım-bilmiyorum örtmenim.
Küçüklerimi korudum, büyüklerimi saydım,
Şimdi izninizle size sövebilir miyim örtmenim?

Sabahçı, öğlenci bizi kesmedi.
Top yekûn akşamcı olsak ya örtmenim.

Belki de bu dünya, başka bir gezegenin cehennemidir
di mi di mi di mi örtmenim?

Manî oluyor hâlimi tasvire hicabım
Yeni nesil sizin esiriniz oldu
memnun musunuz örtmenim?

Şimdi akıllı olduk, sınıfları doldurduk.

İzninizle Lavoboya gidebilirmiyim örtmenim…

gözlerimi kapatıyorum…

Gözlerimi kapatıyorum.

Newton’la bir elma ağacının altında otururken buluyorum kendimi. “Ne olacak bu yer kürenin hâli?” diye soruyor. Soru, dönüp dolaşıp bu günlere ulaşıyor. Ben ise biraz daha orada takılıyorum. Derken gökten 3 elma düşüyor. Newton sadece birine kıymet veriyor. El mecbur, diğer ikisini afiyetle yiyorum. Tuhaf tuhaf suratıma bakarken dönüp, “Ya ağaçta yetişen karpuz olsaydı?” diyorum. Ağzı açık kalıyor.

Evlerinin önündeki boyalı direğin oradan aceleyle geçen Edison’u görüyorum.
-Nereye böyle? diyorum.
-Graham telefon etti, acil bi mesele varmış diyor. Arkasından;
-O ampulü icad etmeyecektin hacım, diye sesleniyorum. Sözlerim kapsama alanı dışında kalıyor.

Einstein’ın yanına gidip soruyorum;
-Aynştayn Aynştayn söyle bana, var mı benden güzeli bu dünyada?
-Valla güzelim bu işler göreceli, diye cevap veriyor.
Rölâtivist bir küfür ediyorum, üstüne alınmıyor.

Kuşçu Ali ile gezegen avına gidiyoruz. Plüton’u altın kafese koyuyorum, ille de galaksim diye tutturuyor.

Moleküler düzeyde kendimi ispatlıyorum. Ama ya içinde kalıyorum evrimin, ya da tamamen dışında yer alıyorum.

Akademia’ya başvurumu yapıyorum. Mülakata çağırıyorlar. Platon köşesine kurulmuş, “Geometri bilmeyen giremez” diyor. Vallahi biliyorum. Ama işi yokuşa sürüyor. Başlarım ulan böyle felsefeye deyip vazgeçiyorum.

Akşam olunca, Mendel, “Bağımsız Çeşitler” lokantasında yemeğe davet ediyor beni. Mönüde sadece bezelye olduğunu görünce bir bahane bulup hızlıca uzaklaşıyorum.

Termodinamiğin 2. yasasına mugayir tavırlar sergiliyorum.
Leyden Şişesi’inden mey içiyorum. Şişeler devrildikçe iyiden iyiye Pasteurize olup, süt dökmüş Schrödingerin kedisi kıvamına geliyorum.

Pascal geliyor, “amca senin adını ilerde köpeklere veriyorlar ehehe” diye dalga geçiyorum. Sen misin böyle yapan, Demokles’in Kılıcıyla cart diye ikiye bölüyor beni.
Yarım yamalak kalıyorum…
Bir yarımı zor günler için saklıyorum.
Diğer yarımla kusmaya başlıyorum.
Öğürdükçe yarım çıkıyor.
Öğürdükçe çıkarıyorum yarımı.
Her seferinde daha küçük parçalara bölünüyorum.
Yarım yarım gülmeye devam ediyorum.
Sonra bir daha.
Ve derken bir daha.
Bölündükçe çoğalıyorum, bitmek tükenmek bilmiyorum.
Zenon Paradoksu adındaki hücreye tıkıyorlar beni.

Gözlerimi açıyorum.

öyledir…

Bazı insanlar bir gün uyanırlar ve hayatları alt üst olur.
Hastaneler ilaç ve kolonya ve beyaz önlük kokar.
Beyaz önlükler hep ölüm bakar.
Ambulansta çalınan şey şarkı değildir!
Ve sol şerit asla işgal edilmemelidir.

Bazı doğum günlerinde pasta kesilmez, biçilir!
Ve bazı insanlar ham iken yanar. Pişememek kronolojik bir eksikliktir.
Neyse ki Mevlana’nın gözü kusurda değildir.
Ama Darwin efendi halt yemiştir.
Çünkü bazı kuşlar uçmayı hiç öğrenemeyecektir.

Bazı fotoğraflar asla bakamayalım diye çekilmiştir.
Ben şimdi ağlamam çünkü saat 9.25 değildir.
Ve çünkü tüm 9.25’ler kısa namlulu bir silaha benzemektedir.
Akrep ve yelkovan organize çalışırlarsa ömre balistik bir hicran sirayet ettirebilir.
Yani bazı depremler 7.4’den daha şiddetlidir.

Anahtarlar hep kapılardan içeri girmek içindir.
Ve annem evimizi hep kırmızıya boyamak istemiştir.
Ama bazı ağaçlar selvidir. Selviler boyun’a doğru uzar.
Bazı ağaçlardan düşülür. Düşmek iyidir ama güzel değildir.
Ben babamı 5 yıl öncesinden ve sonrasından beri çok özlemekteyimdir.

Bazı yazılar alt alta yazılsa da aslında şiir değildir.
Bitmiştir!
Şimdi yine hiçbir şey olmamış gibi çay içilebilir.

Yalnızlık…

bir kuşmu yapışmış asfaLta,
rüzgarmı çarpmış.
rüzgarmı ezmiş.!.

doğanın ihanetimidir,
kalabalığın şarkısımı,
bir uzağın hatırasımı,

nedir?

bir ruhmu yapışmış asfaLta, anlayamadım,
senmi gittin.!.

ölüm

- Bugün hayatın en güzel günü , yarın dahada güzel olacak.
fakat hergün dün kadar yalnız.
yalnızlıktan kastım tek başıma görüyor olmam değil ,
gördüklerimi göremiyor olmanız.
yani benim yalnızlığım sizLersiniz.
sizleri düşünmeden daha mutlu olabileceksem ,
mutluluk için ölmek pekte saçma olmayacaktır.
neye inandığım bana kalsın.
asfalt karası saçLarıyla gelecektir ölüm.
bende muhtemelen onu kucaklayacağım.
beni ararsanız ,
bir diğer istasyonda inmiş olacağım.
kimsenin olmadığı yerde,
belkide gerçek evimde.
sevgiyle kalın.

Bugün gidiyorum

Birkaç günlüğünede olsa bu akıcı hayattan boktan bir mevzu yüzünden gidiyorum yada kaçıyorum. Birşeyleri çözmeye gider gibi. Ama çabuk döneceğim(inşallah)… Saat 20:05 Ankara Gar… Varış Şefaatli…

26 Ocak 2010 16:51

Durdurun beynimi, inecek var

Uçuşa geçiyoruz, emniyet kemerlerinizi bağlayın ama bana tutunmayın çünkü benim ne yapacağım belli değil.
Acaba tutunma işi böyle etken, aktif birşey olmamalı mı. İnsan tutunma için uğraşmalı mı uğraşmamalı mı bilemedim. Aslında kök salmak, ayakta durmak, kendi ağırlığı olması falan gibi. İnsanın elleri ile toprağa tutunduğunu düşünsenize. Ellerini kuma soktuğunu. Abuk bir pozisyon. Sanki tam kafanı kuma gömecekmişsin gibi. Hatta insanın kıçı açıkta kalıyor gibi görünüyor bu pozisyonda. Çınar olabilir. Söğüt de güzel isim. Ama ben bunların hiçbirini tanıyamıyorum. Kavak değil ama.
İnsan tutunacak birşeyler aramalı mı aramamalı mı, temel sıkıntı buydu başlarken.
Gün içinde gördüklerimizden anlamlar çıkarıyoruz. Yaşanan herhangi küçük bir şeyden insan anlam çıkarıyor. Genelde yaptığımız bu bizim. Radyoda yine I wanna be your woman çaldı. Ona baktık, onu dinledik.
Kıymık diyoruz falan. Görüp farkedip aktif bir şekilde tutunacak şeyler arıyoruz. Bilmiyorum, yanlış gibi gelmeye başladı. Oluvermeli, olduğu gibi olmalı, uğraşmamalıyız.
Tam olarak böyle. Etrafta birşeyler araştırmak, anlam aramak.. Hep kullandığımız deyim var ya, kafası koparılmış tavuk örneği tam burada anlam buluyor.

Bazı erkek hurdalıktan hiç işine yaramayacak birşey aldığı zaman kendi kendine çocukça mutlu olur. Küçük mutluluklar.

Sabah uyanıp da cep telefonunun şarjının hala bitmemiş olduğuna sevinivermek mesela. Bu iyi mi, kötü mü.
Gelmemiş mesajlara, alınmamış çağrılara üzülmek mi, şarja sevinmek mi.
Uçuş burada bitti şimdilik.

*
Nevizadedeki değil, Asmalı mescitteki boncuk lokantası.

*
Çenemi kaşıyorum çenem kan
Gözlüğümü düzeltiyorum sapları kan
Bakıyorum, gözlerim kan
Gözümü kan bürümüş
Ekrana bakıyorum görüntü kan
Sayfalara bakıyorum kağıtlar kan
Kalemi tutuyorum kan, yazıyor kan
Ağzım kan dolmuş, dilimden kan akıyor
Ellerime bakıyorum en sonunda, kan
Kurcalıyorum karnını, kan
Paçalarıma kadar kan
Simsiyah üstüm kan, bembeyaz üstü kan
Yırtıyorum karnını, arıyorum. Bulamıyorum
Kara katil, beyaz kan.

Masal-1

koştum. hemde deliler gibi koştum. o sokağa vardığımda nedense durma ihtiyacı hissettim. hava kararalı en fazla bir saat olmuştu. sokak lambaları henüz kendi sıcaklıklarına yeni ulaşmıştı. kimsecikler yoktu etrafta. sokağa doğru ilerledim. ilerlemesine ilerledim , fakat bir yandan duyduğum kibrit kutusunu doldurmaz korku , ben ilerledikçe git gide büyümeye başladı.

binaların arasında kalmış , dar , karanlık bir sokak burası. binaların duvarlarından başka bir şey yok görünürde. caddedeki sokak ışıkları artık geldiğim yere kadar sızamıyorlar. oldukça karanlık olmaya başladı. gözüm alışıyor bi yandan. sessizliği daima bozan , karanlık odaların daimi sesleri. çıtırtılar. kimi zaman çıtırdılar geliyor kulağıma. gözlerim biraz daha alışmaya başladı. görebiliyorum duvarları. binaların arasından gökyüzüne doğru bakınca yıldızlar görünüyor. hava açmış. koşmaya başladığımda oldukça bulutluydu. ilerliyorum. avuçlarım terliyor biraz. biraz gerilmeye başladım galiba. ama devam etmek zorunda hissediyorum kendimi. ediyorumda. öyle garipki , sokak sanki sonsuza doğru ilerliyor.

ilerde bi ışık belirdi. el feneri gibi. hareketli ve bana doğru ilerliyor. geriye dönemem. dönmemeliyim. sırtımı hemen sağımdaki duvara yasladım. çömeldim yere doğru. ışık bana doğru gelmeye devam ediyor. avuçlarımdan resmen sular boşalıyor. korkuyorum. korkuyorum ama bekliyorumda. ayak sesleri duyulmaya başladı. biri bana doğru geliyor. bu açık. peki kim bu. neden koşuyor bana doğru. geldiğim yöne doğru kafamı çeviriyorum. aklıma bambaşka şeyler getirmeye çalışıyorum. hani odanı boyadığımız gün. evet onu düşünüyorum. yakın zamanda mutlu geçirdiğim bir an. kamerada hala görüntülerimiz var. kendimden bile gizlermişcesine izliyorum arada. ne güzeldin sen.

ışık gözümü aldı bir an. bir el omzuma doğru dokundu. kafamlı kaldırıp baktım , fakat yüzüme doğru tutulan fener yüzünden hiçbirşey göremiyorum. benimle gel dedi kalınca bir ses. yaşıda vardı sanki oldukça. erkekti. siz kimsiniz dedim. benimle gelmelisin dedi. ben önden o arkadan yürümeye başladık. kimsiniz diye sordum bir kez daha. arkama dönüp bakıyordum fakat lanet olası ışık yüzünden hiçbirşey göremiyordum. soru sorma dedi , yürümeye devam et. bu bi dağ yolunda yürümek gibi değil. öyLeki , sonsuza kadar uzanan ki binanın arasında sonsuza kadar süren bi sokak gibi. iki yanımdada duvarlar. korkuyorum. biraz olsun hayatta olduğumu hissetmek için gökyüzüne baktım. fakat lanet olası yıldızlarda artık görünmüyordu. gökyüzü görünmüyordu.

bir süre yürüdükten sonra, içten içe sanki sokağın bitmekte olduğunu hissettim. az kaldı dedi arkamdaki ses. neye az kaldı dedim. cevaplamadı. birden sokak son buldu. karşımda yine yukarı doğru uzanan bir duvar. ve bir kapı. arkamdan kapıya doğru bi el uzandı. kapıya dokundu. kapı aralanırken , gözLerimi kesermişcesine bir ışık hüzmesi gördüm. kapadım gözlerimi. ilerle dedi arkamdaki ses. gözlerimi açtım. kapı sonuna kadar açılmıştı. küçük , oda gibi biryer. duvarlarda meşlaleler. ve eski tahta merdivenler yukarıya doğru , döne döne uzanan. nerdeym ben dedim. çok yaklaştık bir kaç dakika daha yolumuz kaldı dedi. merdivenlerden çıkmaya başladık.

merdivenlerden çıkabildiğimiz kadar yukarı çıktık. sonunda bir kapı daha. biz kapıya yaklaşır yaklaşmaz kapı açıldı. büyük sayılabilecek bir oda. tuhaf olan , boşluk olmaksızın kapılarla sarmalanmış bir oda olması. yani duvarlar gözükmüyor. art arda sıralanmış kapılar. ortada iki eski koltuk. içeriye doğru adım attım. tavandan sarkan kocaman , eski bir aviza. belki yüzlerce mum yanıyor üstünde. otur dedi ses. ona doğru döndüm. korktum. korktum çünkü onu görebilecek kadar ışık mevcuttu odada. fakat ben yüzünü hala göremiyordum. sanki karanlık bir bulut kümesi yerleşmiş gibiydi yüzüne. arada gözleri beliriyor , tekrar kayboluyor.

kimsin sen dedim. güldü. otur dedi. neden burdayım, kimsin sen diye bağırdım. otur dedi sadece. koltuğa oturdum. oda karşıma oturdu. yüzüne bakamıyordum , yeterince ürkütüyordu beni. hatırlamıyorsun dedi. düşündüm. neyi hatırlamam gerektiğini zaten bilmiyordum. hatırladığım tek şeyde sokağa girmeden önce deliler gibi koşmuştum. hatta uzunca bir süre koşmuştum galiba.

evet dedi , sanki düşüncelerimi okur gibi. oldukça uzun bir süre koştun. fakat hatırlıyormusun neden koştuğunu ? ellerim üşüdü. duraksadım. korktum birden. çünkü neden koştuğumu hatırlayamıyordum. hani korktuğunuzda , o ilk saniyede buz keserya bedeniniz. düşünceleriniz donarya. kalbiniz hızlanır , içiniz sızlarya. aynen öyle oldu.

benim görevim , ruhları toplamaktır dedi adam. insanlar ölürler ve öldüklerinde bedenden çıkan ruh , durumun bilincinde olmadığı için , bilinçsiz bir şekilde kaçmaya başlar bulunduğu yerden. benim görevim , bu ruhları bulup , onlara olan biteni anlatmaktır.

konuşamadım. daha doğrusu sanırım konuşmayı unuttum. aklımdan milyonlarca şey geçiyordu. fakat sanki dilim yoktu , bağıramıyordum bile. şimdi sırası değil dedi adam. konuşman gerekmiyor zaten. sadece dinle. öldün benim küçük dostum. hatırlıyormusun düşündüklerini , ben elimde fener sana doğru koşarken. o kızı hatırlıyorsun değilmi. öyLesine güzel bir aşk besliyordunki ona , samimiyetinizi lekelemekek için , doğrusu onun bu saflığına kıyamadığın için , sabah o uyurken ayrıldın evden. sonrasını hatırlıyormusun ?

konuşamıyordum hala. gözLerimden yaşlar sızıyordu. bakamıyordum hiçbiryere. ölmüş olamazdım. ölmüş olmam mümkün değildi sanki. ölmüş bile olsam , içinde bulunduğum durum , hiçte önceden düşündüğüm gibi değildi. zihnimi zorluyordum fakat çıkamıyordum işin içinden. ne olmuştu ben evden ayrılınca ?

imkansız olduğunu biliyordun dedi adam. beraber olamayacaktınız. bir sürü sebebiniz vardı. seviyordunuz birbirinizi. gülümsedi. sen bilmiyordun belki ama ben biliyorum. oda seviyordu seni. söyLememezdi sadece. çünkü oda farkındaydı durumun. senin durumunun. kapalıydı gözlerin. seni düşündü ve söyLemedi. hatırlamaman normal , buraya gelenler genellikle hatırlamazlar bazı şeyleri. umutsuzdun küçük dostum. kırgınlığın sevginden öteye taşmıştı o an. sen sadece , evden çıktın ve yürüdün. ve o kaza gerçekleşti.

ilginç bir şekilde bir an kabul ettim olanları. merakım , korkum son buldu. peki dedim. evet diyebildim. konuşabildim. burdan sonra beni nereye götüreceğin hiç önemli değil dedim. sadece bilmek istiyorum. neyi dedi adam. kaza dedim , kazadan sonra , muhtemelen uyanmıştır o an. ne hissetti ? sadece bunu bilmek istiyorum. gülümsedi adam. sen gerçekten sevdin evlat. ve öyle güzel sevdinki , o senden uzak durmak zorunda bile olsa , bu aşka dokunabildi bir an.

- oda birazdan burada olur. bence ne hissettiğini ona sorarsan , daha iyi olur.

Yeşil, hani sevdiğin.!.

Yeşil , hani sevdiğin.!.

sen şehir oldun ,
sana bakınca kalablık görüyorum artık.
sana bakınca sokaklarda kaybolacak gibi.
adresin var ,
yolum uzun.
gelemiyorum.
sen yalnızlık oldun benim için,
oysa ben çok kalabalıktım kendimle.
sen şehir oldun ,
ben tüm çıkmazlarına tanık oldum.
acıyor biraz.
sen göremiyorsun beni,
kalabalıklar var aramızda.
aramızda asfalt uzaklıklar.
sana yeşil renklerden sesleniyorum.
hani aslında görmek istediğin.
neresi önemli değil aslında ama ,
sana imkansızlığından sesleniyorum.
umulmadık bir durak olmayı kabul ederek.
şehirsiz bir coğrafyadan.
şimdi değil ama ,
bir gün dön…

Nasılmıyım ?

http://www.clownlink.com/uploaded_images/Emotion-Masks-760100.jpg

naber.. nasılsın.. nasıl gidiyo.. hayat nasıl.. ne var ne yok..

oldukça sıradan çıtır çerez sorular.. her gün karşılaştığım kişi adedince sorulur bana bunlardan.. ne sıradan.. ne kadar kolay bi soru.. ama benim için hiç öyle değil.. bu sorulardan biriyle karşılaştığımda kitlenip kalıyorum.. nasıl olduğuma dair durup düşünmem gerekiyor.. tuhaf olanı çoğunlukla bir yanıtımın olmaması.. iyi değilim.. kötü de değilim.. yuvarlanıp gitmek suretiyle idare ettiğim bişey de yok.. şükür ya da şikayet etmemi gerektiren belirgin bir sebep de yok.. mutluluktan uçmuyorum.. dünyam başıma yıkılmadı.. kendime yakıştırabildiğim bir niteleme sıfatı bulamıyorum.. evet budur..

nasıl mıyım..
sıfatsızım.. nötrüm.. difoltum..
yeter bilader.. sormayın artık.. durduk yerde hayatı sorgulatmayın.. zaten meyyalim var.. bi de tuz biber ekmeyin nolur.. ya da siz nasılsanız bana da aynısından olsun..

nasıl mıyım..
bu soruda pas hakkımı kullanmak istiyorum.. hangi cevabı versem yannış oluyo sonra.. daha ilk sorudan çuvallıyorum.. evet nedir ikinci soru.. bari o çalıştığım yerden gelsin..

nasıl mıyım..
iyi değilim.. bakın.. beğendiniz mi yaptığınızı.. o kadar kafa yorunca kötü oldum.. dur bi dakka.. demek ki sen sormadan önce iyiydim.. ve farkında değildim.. bu kadar da mal olunmaz ki.. yok canım.. iyi olsam bilirdim heralde.. yani geçmişte iyi olduğum günler olmuştu.. olmuş muydu.. sahi en son ne zaman inanarak ve hissederek iyi olduğumu söyledim..

nasıl mıyım..
küfür mü ediyosun bilader.. dur ama.. ben sana yapacağımı biliyorum.. asıl sen nasılsın..